« Önceki | Sonraki »

3/2/2008

aldanmayanlar

 

velhasıl,
işte böyle üstadım,
bulut yakıp
yağmur ağlatıyoruz
ıslanıyor toprak
her yer hamur

 

,,!

3/2/2008

dost

 

!!! 

keşke,
olsa öyle
tarlada başak,
başakta urgan,
urganda adam
adamda yürektir
doğuramadığım

 

velhasıl
is gider
toprak kurur
ıslanır adamlığım
kenarları ellerin kokan
ve senden kalan
buğulu sabah simididir
ortası dost yüzü bekleyen
susamlı yalnızlığım

 

ibibikleri bilirsin
kumrular kadar
dosttur söze
ve
aklım ne zaman düşse
o dumanlı yüze,
kristof kolomb kadar
şaşkın bakarım
her ize
ilk defa benim bulduğum
kıymetinden çok geç,
haberdar olduğum
yeni bir dünyaydı
sende kalan
çocukluğum





 

dur hele dur
böl şu simidi
erzincan tulumu değil ama
bir rize çayı
içimizde gülebilsin
ve
diyelim ki eylüle
dost nisandır,
baharı bekler dağların beyaz soluğu,
bir kardelen bunları
ne bilsin
cemreler oynar ezberinden
öz yeter ki kabuğunu kırsın
zemheri belki yengeç olur yeniden
 

 

böl dostum
şu ortası gözlerimin
zalım karasını
böl dostum
bir çelik çomakta bıraktığım
ellerimin yarasını
böl dostum
şu kaç mevsimdir ermeyen
gönül meyvasını
böl ki
susamları kuşlara verelim
böl ki
yalnızlığı ipe serelim
böl ki
yakalım bulutları
böl ki
ısınsın
ardında unuttuğun
çocuk ellerin
belki bir gazoz içeriz sonra
işte bak;
cebimdedir halâ
çamurlu misketlerin
..

3/2/2008

aykırı bir pencereden.

“an gelir / attila ilhan ölür” dizesinin peşinden koşabilecek kadar entelektüel değildik ama Ahmet Kaya’dan “penceresiz kaldım anne” feryadını penceresiz bir çay ocağında bol sigara dumanı içinde eğilmeden dinleyebilecek kadar romantiktik. Hepimiz anneden uzak yaşıyorduk ve bizce yarıık cezaeviydi yatılı okulumuz. Anneyi özlemenin ayıp olduğu bir okul, anneden uzak… Belki rahatça annemizi özleyebildiğimiz ve eğilmediğimiz için seviyorduk bu şarkıyı; başımızı dik tutarak… İlginçtir; Ahmet Kaya kasetlerini Fatih Kısaparmak kasetleri takip ederdi genelde. Zıt ideolojilerin marşlarını söylemeleri bizi pek ilgilendirmezdi. Her marşğsümüzü hasret ve sigara dumanıyla şişirirdi.

 

Bu siyah beyaz dünyayı renklendirebilecek sesler de vardı aynı yıllarda… Bizden biraz büyük, ama Ajda, Sezen, Nükhet ve Nilüfer’den çok küçük bir kız romantik şarkılar söylerken; güzelliğiyle de bizi büyütmek, büyülemek istiyor, sevgiliye şarkılar söylüyordu.

 

Biz ise yarıık bir cezaevinde büyümeyi, bol sigara dumanlı ve penceresiz bir çay ocağında okuma yazma bilmeyen bir şairden hayat felsefesi öğrenmeyi, elli bir ve toz oyunu ile ilgili incelikleri kavramayı ve en önemlisi Orhan Gencebay şarkıları eşliğinde âşık olmayı daha çok yakıştırmıştık kendimize.

 

Daha CNN’in Türk olması söz konusu değildi, baba Bush körfeze saldırıyordu, Zaddam Üzeyin ise bize göre mucizeler yaratabilirdi. Artık kadınların en güzel yerleri scott füzesine benzetiliyordu.

 

Ne yazık ki ne bizim hayatımıza sahici aşklar giriyordu bu siyah beyaz dünyada, ne Gencebay kavuşma türküsü yazabiliyordu, ne de Zaddam Üzeyin’in füzeleri bir işe yarıyordu.

 

Bizim Yusuf Hayaloğlu ile bir tanışıklığımız yoktu ama “Yusuf Abi”miz vardı. Kendisi çayları demleyen ve dağıtan, teybe kumanda edip kaçak Marlboro sigaramızı temin eden kişiydi. Bende şiir sevgisinin tohumlarını filizlendiren benim Yusuf Hayaloğlu’mdu. Arabesk aşklardan kalan zamanlarda; sosyal demokrat, Diyarbakırlı “Yusuf Abi”miz, özgün ve özgür müzik ile dolduruyordu kulaklarımızı ve kalbimizi. Demokrat “Yusuf Abi”miz… Keşke göğsümüzdeki dumanı ve hasreti boşaltmanın yolunu da öğretebilseydin yorgun demokrat.

 

Bir yanda biz bu siyah beyaz dünyada E–5 model deri montlarımızla ağır abicilik oynarken, ülkemizde insanların dünyaları renkleniyordu. Bizden biraz büyük, ama Ajda, Sezen, Nükhet ve Nilüfer’den çok küçük bir kız romantik şarkılar söylerken; güzelliğiyle de bizi büyütmek, büyülemek istiyor, sevgiliye şarkılar söylüyordu. Biz sevgiliye sadece Gencebay şarkıları ile sesleniyor, hiç kavuşamıyor, ağır ağır yürüyorduk. tarlabaşının zula bi;yerindee.!!… Yusuf Abi’miz özgün müzikleri ile gri tonlar atıyordu dünyamıza…

 

Bir ayrıntıyı atlamamalıyız aslında: Ciğerlerimizi de karartıp kurumla doldurmayı ihmal etmiyorduk. Çünkü sesimiz çatallanmalı, ağır ağır öksürmeliydik. Ağır ağır…

 

Biz, motor yağlarının iskambil kâğıtlarına bulaştığı siyah beyaz bir dünyada kanatsız ve paraşütsüz bir uçuş yapıyorduk. Bizden biraz büyük, ama Ajda, Sezen, Nükhet ve Nilüfer’den çok küçük bir kız romantik şarkılar söylerken; güzelliğiyle de bizi büyütmek, büyülemek istiyor, sevgiliye şarkılar söylüyordu. Keşke sevgiliye şarkı söyleyen kıza biraz daha fazla kulak verseydik, Gencebay’a daha az… Ama hangi şarkının bizi hangi iklime ve ülkeye götürebileceği işlenmiyordu komşu – düşman ülkelerin ezberletildiği coğrafya dersinde.

 

Aşk renkliydi… Aşkın renkli… Aşkım boz bulanık gri…

 

Otuz üç yıllık yaşantımın öğrettiğine göre geçmişe bakmak “keşke” dedirtmekten, pişmanlıklarla yüzleşmekten başka bir işe yaramıyor… Yorgun Demokrat, biraz Rus edebiyatı bilseydi, bir de “Bırakın çocuklar şu siyah beyaz şarkıları da biraz dünyanızı renklendirin; Aşkın Nur Yengi dinleyin.” deseydi, pencere açılır, duman dışarı çıkar, iskambil kâğıtları renklenir ve dört yıllık lise hayatımla ilgili pişmanlıklarım sanırım azalırdı.

 

Kim bilir, on yıl sonra da “Bu yazıyı yayınlamasaydım bir pişmanlığım, yazmasaydım iki pişmanlığım eksik olurdu.” diye düşünebilirim..!!

29/1/2008

şair :özdemir asaf kimdir.?

Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi'nde yaptı. 1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi'nde, önce Hukuk Fakültesi'ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü'ne devam ettiyse de 1947'de yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. Bir süre sigorta prodüktörlüğü yaptı. 'Zaman' ve 'Tanin' gazetelerinde çevirmen olarak çalıştı.

İlk yazısı 1939'da 'Servetifünun-Uyanış' dergisinde çıktı. 1951'de Sanat Basımevi'ni kurarak matbaacılık yaşamına girdi. Kendi şiir kitaplarını bastı. 1955'te Yuvarlak Masa Yayınları'nı kurdu.

İkilikler ve dörtlüklerden oluşan ilk şiirlerinde yoğun bir söyleyiş özelliği göze çarpar. İnsan toplum ilişkilerine yönelik temaları konu edinerek düşündürücü bir şiir evreni kurmuştur. Duygu ve düşünce yoğunluğuyla birlikte, alay ve taşlama şiirine egemen olan öğelerdir. İnsan ilişkilerinin toplumsal ve bireysel yanlarını sen ben ikileminde vermiştir. Çok kullandığı sevgi, ayrılık, ölüm temaları, son dönem şiirlerinde giderek yerini kaçış ve umutsuzluğun tedirginliğine bırakmıştır.

Şiirin bir görüşü yansıtması, bir iletisinin olması düşüncesinden yola çıkmıştır. Yuvarlağın Köşeleri kitabında şiirin ve yazarın işlevi konusundaki görüşlerini dile getirmiştir. Batı şiiri ve geleneksel Türk şiirinden yararlanarak verdiği bileşim sanatını zenginleştirip geliştirmiştir.


Giderken bura için, gelince ora için,
Gününde ve gecende kendince ora için
Sakladığın kendini böldün iki yarım'a;
İki kez yaralandın bir yarım yara için.
..................
Kim o, deme boşuna...
Benim, ben.
Öyle bir ben ki gelen kapına;
Baştan başa sen.
..............................

Ben uyurken
Duvarıma tırmandın
Güllerimi yoldun

Ve bütün şikayetin
Sen uyurken
Bahçene girenlerden

...........................

Gülüş bir yanaşımdır bir öbür kişiye;
Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye..
Anılarından kale yapıp sığınsa bile,
Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye.

......................................

kendi bahçesinde dal;olamayan kalkmış bizim bahçemizde agaçlık taslıyor..

 

dalımızı kırarın;ormanını yok ederiz.!!

29/1/2008

kafesin biri;bir kuş aramaya çıkmış..!! evet;o_benim..!

 

KEDERLENİYORUM

Bir Üsküdar balkonunda guruba karşı demlenir gibi
bir akşamüstü, Laypzig'te, tramvay durağında
tadını çıkara çıkara, yudum yudum
                                    kederleniyorum.

...........................................................!
Gece yarısı. Son otobüs.
Biletçi kesti bileti.
Beni ne bir kara haber bekliyor evde,
           ne rakı ziyafeti.
Beni ayrılık bekliyor.
Yürüyorum ayrılığa korkusuz
                                    ve kedersiz..!!